|
|
August 09
|
Küçük çocuk,
deniz kenarında gördüğü yassı bir taşın güzelliğine hayran olmuştu.
Mutlaka bir mücevherdi bulduğu.
Şekli de bir insan kalbi gibiydi.
Üstelik de parıl parıl parlamaktaydı.
Çocuk, taşı avuçlayıp evine koştu.
Ve onu büyük bir heyecanla babasına uzattı.
Adam, yavrusunun soğuktan morarmış avucundaki taşın,
birbirine sürtüldüğünde kıvılcım çıkartan bir çakmak taşı olduğunu hemen anladı.
Fakat bunu ona söyleyemedi.
Küçük çocuk,
rüyalarını süsleyen bisiklete kavuşmak için elindeki taşı satmak istiyor
ve o paranın bir bölümüyle, bir de top alacağına inanıyordu.
Fakat babası buna yanaşmıyordu.
Çocuk, işin kendisine düştüğünü anladığında,
tatilde simit sattığı çarşıya gitti.
Kuyumcu vitrinleri,
göz kamaştıran ışıkların aydınlattığı altın kolyelerle doluydu.
Bir de, elindeki taşın çok daha küçük olanlarıyla süslenen pahalı yüzüklerle.
Çocuk, en gösterişli mağazayı gözüne kestirdikten sonra,
bir süre vitrin önünde bekledi.
İçeride, dükkan sahibi olduğu anlaşılan bir adam vardı.
Müşteri olarak da, kürk mantolu bir hanım.
Küçük çocuk, biraz sonra içeri girdi.
Ve cebinden çıkardığı taşı dükkan sahibine uzatarak:
- Bu pırlantayı deniz kenarında buldum efendim! dedi.
Eğer isterseniz size satarım.
Adam, taşa uzaktan bir göz atıp:
- O sadece basit bir çakmak taşı, dedi. Bütün sahil o taşlarla doludur.
- Hayır! diye atıldı küçük çocuk. İsterseniz ıslatın.
Ne kadar parladığını göreceksiniz.
Dükkan sahibi, zengin müşterisini kaçırmaktan korkuyor
ve çocuğu kolundan tutup atmayı planlıyordu.
Kadın, onun niyetini sezmişti. Çocuğun taşına yakından bakıp:
- Tam istediğim şey! diye gülümsedi. Onu bana satar mısın?
Küçük çocuk,
taşının gerçek değerini anlayan biriyle karşılaşmış olmaktan son derece mutluydu.
Kadının cebine doldurduğu paralar ise, aklını başından almıştı.
Defalarca teşekkür ettikten sonra, koşarak uzaklaştı.
Kadın, elindeki taşı kuyumcuya vererek ona bir zincir takmasını istedi.
Belli ki, mücevher gibi taşıyacaktı.
Dükkan sahibi, yapmış olduğu ikazı anlamadığı için,
kadının aldandığını düşünüyordu.
Bu yüzden de:
- Söylemiştim ama tekrar edeyim! dedi.
Satın aldığınız şey basit bir taştır.
Kadın, önce pırlanta kolyesine, daha sonra da yüzüğüne bakarak:
- Zannetmiyorum!... dedi. O taş bence bunlardan çok değerli.
Çünkü küçük bir çocuğun ümidini taşıyor.
Cüneyd Suavi
| August 24
O’nu hatırladıkça başı göğe ermişçesine ya da
asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz... Ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla
O hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz...
ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin... O’nunlayken pervaneleşen yelkovanlar,
O’nsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep kadar hain... sınıfta, büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor,
O’ndan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz,
mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor,
mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa, ve O, her durduğunuz yerde duruyor, her baktığınız yerden size bakıyor,
siz keyiflendikçe gülüp, hüzünlendikçe ağlıyorsa... dünyanın en güzel yeri O’nun yaşadığı yer, en güzel kokusu bedenindeki ter,
en dayanılmaz duygusu gözlerindeki kederse... hayat O’nunla güzel ve onsuz müptezelse... elmalar pembe, kiremitler pembe, gökyüzü, yeryüzü,
O’nun yüzü pembeyse, kışlar ilkbaharsa, yazlar ilkbahar, güzler ilkbahar... her şiirde anlatılan O’ysa... her filmin kahramanı O...
her roman O’ndan söz ediyor, her çiçek O’nu açıyorsa... bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor ve gider gitmez özlem saç diplerinizden çekiştirip
beyninizi acıtıyorsa, iştahınız kapanıyor, iştahınız açılıyor, iştahınız şaşırıyorsa... iştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa... eliniz telefonda yaşıyor, işaret parmağınızla ha bire
O’nu tuşluyor, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın
O olduğunu adınız gibi biliyorsanız... mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona O diye atlıyor,
vitrindeki her giysiyi O’na yakıştırıyor,
konuşan birini dinlerken "keşke O anlatsa" diye iç geçiriyorsanız... kokusu burnunuzdan, sureti gözünüzden,
sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü... özlemi, sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu... hem kimseler duymasın,
hem cümlealem bilsin istiyorsanız... O’nsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse... ayrılık ölüme, vuslat sehere denkse... gamze gamze tebessüm de onun içinse,
alev alev öfke de; bunca tavır, onca sabır ve nihayetsiz kahır hep
O’nun yüzü suyu hürmetine... uğruna ödenmeyecek bedel, gidilmeyecek yol,
vazgeçilmeyecek konfor yoksa... dışarıda yer yerinden oynuyor ve "içeri"de bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa, nedensiz küsüyor, sebepsiz affediyorsanız
ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız... kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk,
gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim... gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı,
bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa... Her gidişte ayaklarınız "Geri dön" diye yalpalıyorsa
ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız, sınırsız, sabırsız, doyumsuz bir tutkuyla... ...o halde bugün sizin gününüz!.. "Çok yaşa"yın ve de "siz de görün"üz.
CAN DÜNDAR |
|
|
Kalemi Nun'a vuralım, koyu siyah bir gecenin ışık süzmesi gözlerine ayraç atalım. Ta ki, Nun harlanıp cezveden taşsın.
Toparlayalım taşanları vaktidir hüznün, yalnızlığın arsız yalağına sarmalanan yüreğin ıstıraba meylidir. Kaderin gergisinde kanatlanan acının, figanla isli bir duman olup dilenesidir göklerde…
Engin ve ürkek…
Sonsuz ve yılgın…
Adını koymaya, demirden sözlerin kifayetsiz kaldığı yalnızlığın ummandaki çıplak örtüsü… Kalemle dirilişteyken uykudaki gök katresinin doğumu, vaktedir.
Vakit gecedir.
Tam vaktin içindeyim.
Su yüzlü gecenin yüzüne eğiliyorum. Koyu, kopkoyu, siyah bir griftlik sıkıyor elleriyle sözlerimi, hayalimi suya yansıyan suretimden seyrediyorum. Nun seyrinde, doymalardan geçerek acıya meyleden med cezirlerimi. Karaya vurup geri çekiliyor gecelerim içim kayaya vurup, olanca hızıyla topluyor yalnızlığını dizlerine kadar büzüşüp geri çekiliyor. Gecenin en uçtaki dipsiz koyuluğuna…
Koyuluk Nun'a açılırken, sır perde perde örtünüyor aleme.
Ben geceye kilitteyim.
Geceyi Nun'a vuralım.
Üzerinden bir kaç kıyamet vakti gibi nefesler geçerken uykuların, kan çalağı bir rüzgar birikiyor ayaz yalazında sehere… Dik duruşlu zamanların, çöl iklimi kurutuyor asiliğini. Şehir en can alışlarından boğuyor içine düşeni, yüzü yüzüne değeni, gönlündeki ateşi suyla ezeni, karanlık bir tortu bırakıyor sonra vermelerin zehrine…
Ve beni bu tortular alıyor uzunca, uzunca hasret tütsülerine yazılıyorum. Yalpalanan yanlarımdan vuruyor gece, sızıyor soğuk aralığımdan, bir kaya yontucusuna benzerken ellerim, çamur kıvamında zamanlara…
Zamanlar ki … içine çekti mi, cam fanus kırılganlığında saydamlaşıyor insan belleği.. Yüreğe akan damarları tıkıyor ihanet.
Ve ihanet tutunuyor gecenin nabzına. Bölünen uykular, yaşın ziyana adanan ömür karesi… Bölünen.., günün geceye kalan ömür yedeği…
Yedeği alıp varmalı arada, yollara evhamını dizmeden ardımdan. Geç saate beklesin sözlerimi gece, dert ortağına geç vakit uğrar kırılgan yürekler. Acı iyice çöreklensin, çöreklenen bedende yaşlansın, yaşlanan yosunlaşsın ister…
İstemelere sus pus içindeyim vaktin.
Avazlarım ney üflemelerine karışarak, yaralarım siyahlaşıp katmerleşerek heves çağımın çok gerideligini bürünerek, is tortusu halinde göğe yükselmede yaşım.
Yaşımı geceye yıktım, boynuma asılı kalmadan..
İşte meşakkate düşen lâl'lerim…
Yılgın ıskataların geçirgen çoğulluğunda üstten alta, tersinden düzüne sızan hallerim.
Gecedeyim…
Bedensel varlığımın, ruh çelimsiz eksik kalan yanlarından tam olana taşmadayım.
Nun taşanı tutmalarla vurmada…
| .
|
''yanlış mı etmişim allahım?''
Tereddütle başlayan bu soru giderek karabasana dönüşüyor, bir ağırlık yüreğime gelip oturuyordu.Unutmak istiyordum. Zamanın akışına kendimi koyuvermek istiyordum. Nafile.Çırpındıkça batıyor, unutmaya çalıştıkça her ayrıntıyı daha beter hatırlıyorum. O an beynime capcanlı çakılıp kalmıştı. Tekrar tekrar aynı soru her zerremde yankılanıyor, içimdeki bir ses giderek büyüyordu.
''Yanlış mı ettim yoksa?''
Vicdan azabı denilen şey bu olmalıydı. Çareler aradım bastırmaya kitap okuyayım dedim yok. Bir şeylerle oyalanıyım dedim imkansız. İştahım kaçmış,yemek bile yiyemez olmuştum. Uyumak ne mümkün,bir sağa dön bir sola. Düşünceler ve hayaller giderek beni esir alıyordu. Nefsim boş durmuyordu tabi. Binlerce gerekçe sıralıyordu ardarda.
Savunma mekanizması işleme koyulmuş, ruhumun tam ortasında bir mahkeme salonu kurulmuştu.
Nefsim Avukat,Vicdanım Hakim.Davalı ben davacı bir kırık kalp.
Bir kalp ki tam ortasından yarılmış iki parçaya, depremdeki fay hattı gibi.Yerle bir olmuş her tarafı, yara bere içinde.Kalp eliyle beni gösteriyor.
Suçlu sensin,diyor,beni kırdın.
Birisi sürekli gülüyor, görünmesede kendi. İğrenç bir gülme sesi bu.Nefsimde,hiç durmadan savunuyor beni.
Ama,diyor o sırada çok sıtresliydin. Üstünde yaşadığın olayların onca baskısı vardı. Maruz kaldığın haksızlıklar vardı. Kim olsa aynı şeyi yapardı. Hem,diyor,sahip olduklarını korumak zorundasın. Söylediklerini hak etti.
Nafile.
Nefsim ne dese Vicdanımın yüzü gülmüyor. Vicdanımın yüzü asık. Tokmağını vurup,oturumu bitiriyor. Nefsimin sesi kısık, ama hala mahkemenin koridorlarında savunuyor beni.
Kırık kalp tam ortada,gözlerinde yaş var. Vicdanım beni suçlu buluyor. Giderek büyüyen bir kayayı sırtıma veriyor.
Taşıyacaksın bunu diyor.
Cezam ne kadar sürecek,diye soruyorum.
Kalbi gösteriyor.
O diyor,kırık olduğu sürece cezalsın. Bu taşı taşıyacaksın,nefesin kesilse bile.
Hafızamda başıma gardiyanım olarak dikiliyor. Anlıyorum kaçış yok.
Bir kalbe bakıyorum,birde sırtımdaki taşa.
Ne yapmalı?diye düşünüyorum.
O sırada akıl yanıma gelip,kulağıma fısıldıyor.
Tek çare var diyor,git yanına özür dile,gönlünü al.
Kendi görünmeyip de sürekli kıs kıs gülen o ses, aklın fısıldısını duyup gülmeyi kesiyor. Telaşla ebedi helak nedenine benide ortak etmeye çalışıyor.
Hayır diyor,kırılmayı çoktan hak etti. Hem o da kim oluyor, senin büyüklüğün ve değerin yanında. Sen gururlusun gidemezsin.
Gurur çıkıyor karşıma kasıla kasıla.
Asla,diyor,özür dileyemezsin.
Bu taşı sırtımdan alabilirmisin? diyorum.
HAYIR diyor,elimden gelmez.
Öyleyse git,diyorum,sen derdime çare değilsin.
Yine kalbe bakıyorum. Oda küskün ve kırgın göz ucuyla bana bakıyor.
Üzülüyorum.
Hafızam bana geçmişte kalbin yaptığı iyilikleri hatırlatıp duruyor. O hatırlattıkça acım artıyor.
Ne yapmalı, nasıl ah nasıl bu belimi çatlatan taşı sırtımdan atmalı? diyor düşünüyorum. Özür dilesemmi aklı dinleyip de? Tereddütler içindeyimPişmanlıkla ağlıyor , dualar ediyorum gece boyu.
Seher vakti iki ak melek geliyor yanıma. Birinin adı TEVAZU diğerininki MERHAMET . Kollarıma giriyorlar,Vicdanımda arkamdan iteliyor. Kalbe doğru gidiyorum. Yürürken ayaklarımın altından çatırtılar geliyor. Nedir?diye bakıyorum. Nefsim ve gururum yerlere serilmiş, her adımımda parçalanıyorlar.
Kırık kalbin yanına varıyorum. Mahzun,gözleri yaşlı hala. Damarlarından kan sızıyor. Başım önde,pişmanlık içinde: Affet diyorum,hata yaptım. Sen haklıydın. Barışırsan söz,seni bir daha kırmayacağım. Bak bende çok üzgünüm ve özür diliyorum işte.
Tereddütle bana bakıyor. Sırtımdaki taşı ve yaralarımı gösteriyorum. Pişman olduğuma inanıyor.
Haydi diyorum, barışalım.
Boynuna sarılıyorum.O da bana sarılıyor. Ağlıyorum. Gözyaşlarım kırık kalbin üzerine geldikçe çatlakları kapanıyor. Eski haline geliyor. Ama dikkatli bakınca yinede üzerinde izler görüyorum. Beni anlıyor.
Zamanla diyor onlarda zamanla iyileşecek.
Sırtımdaki taş , bir beyaz yunus'a dönüşerek hafızama doğru uçuyor. Yunus'un ağzında bir kağıt var okuyorum:
Birkez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil
Gönül çalab'ın tahtı
Çalab gönüle baktı
İki cihan bed bahtı
Kim gönül yıkar ise Uzaklarda bir yerlerde çirkin,tanıdık biri ağlıyor, ağlamıyor böğürüyor bağıra bağıra.(Nefsin ve gururun ağlayışı) Artık eski haline gelen kalp ile gülümseyerek elele tutuşup yeniden hayata dönüyoruz.... |
|
üç noktayi susmak mi zannettiniz siz? üç nokta, çok sey anlatilmak istenen ve anlatilan her bir noktanin zerreleri adedince birer nokta daha anlatilamayan, anlasilamayan; insanin kendine de anlatamadigi, dinletemedigi
üç nokta, aralari bin yillik mesafe pergelin igneli ayagi bir nokta yüregimizde; diger ayagi, sabit kalemle konulmus diger noktalar arasinda gidip gelmekte tekrar ayni noktaya dönmekte
üç noktayi susmak mi zannettiniz siz? üç nokta, söz geçirememek yürege, zincirlemeye çalismak nefsi; günahtan kaçmak, günaha batmak üç nokta merhamet; sizin alinganliginiz, benim kirilganligim olumsuzluk eklerinin yanlis okutulmasi
üç nokta, tereddüt kimi zaman, pervasizlik çogu zaman üç nokta imkânsizlik, aralari muamma
üç noktayi susmak mi zannettiniz siz? üç nokta, yüregi dinlemek ara sira, konusmaktan men etmek sik sik sevdayi çiçek gibi degil bir kursun gibi tasimak; çiçek gibi tasiyamayacak olmak
üç nokta, Istanbul'u tasiyamamak, altinda kalmak kâinatin yardim dilemek bir dosttan ve yine kendimize ihânetimizden ve de dostluga, agirlastirmak yüregimizde dostlugu çaresizce
üç noktayi susmak mi zannettiniz siz? üç nokta, konusmak, hiç susmadan konusmak kendi kendine bir cinnet üç nokta. aklini sakinmak delirmekten, deliligini korumak aklindan ve simdi üç nokta aglamak bir Kur'an kiraatinde günahkârligina ve de günahsizligina; olmayan çârelerine, var olan çâresizligine
üç noktayi susmak mi zannettiniz siz? üç nokta, mahkum olmak mesafelere; boyun egmek nâfileye üç nokta, çâresiz çigliklarla uyanmak rüyadan; açilmayan kapilari yumruklamak
üç noktayi susmak mi zannettiniz siz? üç nokta bilmek yanlisligi ve devam etmeyi istemek yanilmaya
üç nokta yasamak baska hayatlar için; yasamaya mahkûm olmak digerlerinin hayatini ve öldürmek kendininikini.
| |
Âşkı anlatmaya kalkan âşık değilmiş ,
âşkı yaşamaktan korkan âşık değilmiş… Âşkı kirleten insan imiş…Âşk devrimizde eksik imiş… Âşk insan döngülerinin dayanabileceği, ayakta durabileceği bir şey değilmiş, kalbi durdurabilirmiş, yapar bunu hani etten, kastan, sinirden vardır ya hani yumruğunuz büyüklüğünde ve sizin içinizde hani, sol göğsünüzle iman tahtanız arasında, içi boş et yığını,
kanınızın pompası, nefesinizin sebebi, gönlünüzün yeri… Hani var ya ses çıkaran organınız, istemsiz çalışan kırmızı kasınız… İçi boş hani, hep ararsınız onu dolduracak birini… Kan dolar bulamazsanız. Bulursanız kanınız dışarı akar, yer açar sevgiliye, gururlanır…
Gül bahçeleri, gülşen ve gülzâre… Allah’ı anlatır, bilirsiniz âşkla… İlim mi? Âşk imiş kalb-i hilmi… Âşk imiş kalbin ilmi… Âşk imiş evrenin sebebi… Ve âşk imiş her ne var âlemde… Âşık Fuzuli…Âşk olmuşsa, âşk olmuşsa… Âşık bile fuzuli, maşuk bile fuzuli imiş… Âşk imiş bu evrenin sırrı, sebebi… Seher vakitleri âşktanmış, gözyaşı âşktan akarmış ve iki göz,
gök yüzünde, aşığın gül yüzünde iki göz, birbirini hiç görmeden ağlar imiş. Âşk imiş hüsn-ü derdleri… İlim dedikleri bir kıyl ü kâl imiş… Âşkın olmadığı beden, âşık olmayan ruh Rabbi anlamaz imiş. Leyladan geçmeden Mevlaya varılmaz imiş. Âşk imiş Âşk! Böyle yana yakıla, böyle çığlık çığlığa, böyle kalbi dururcasına,
böyle sızarak, böyle… Mecnunu âşık sanan aptal imiş. Mecnun apdal imiş…
Bu âşkın sahibi Allah imiş. La ilahe illallah demekmiş, bu âşk ki okumadan bilmek imiş, emirsiz,
tutuksuz, yasaksız, sözsüz, bir hiss imiş… Âşk anlatılır mı? Âşk hiç yazılır mı? Yazan fuzuli imiş. Âşk-ı Sadık, Âşk-ı beden Fuzuli imiş… Âşk akar imiş, gözden, yürekten, kalpten, yanaktan,
âşk imiş denizlerden okyanuslardan çok, âşk imiş evreni Yaradana sebep imiş…Sırr-ı kadim imiş… Âşk imiş âşk! Şükrettirirmiş. Bülbül ölecek, gül solacak, mecnun dolaşacak avare olacak, l
eyla gelecek de görmeyecek… Âşık âşkına “sen” demez imiş. Bedende “ben” yok imiş…
Âşkta beden “adem” imiş… Ben ben değilim, sen de ne sen, ben de ne sen! Hem ben ki benim ve sen ki sen, sen ise ben Hûtenli güzel! Seninle öyle doluyum Sen ben mi yahut ikiz miyim bilmeden “Hûtenli güzel” demiş Mesnevi…Celaleddin Rumî, Fuzuli’yi bilen imiş…
Kitabı dinleyen imiş, kitabı âşkı bilen miş… Âşk bildiren imiş geceleri, âşk imiş gördüren gözleri,
âşk imiş evrenin rengi, sesi, nefesi, döngüsü, gerçeği, âşk imiş âşk… Âşk imiş her ne var âlemde İlim bir kıyl ü kâl imiş ancak Âşk-ı sadık Fuzuli imiş, âşka sadık Fuzuli imiş, mecnunun adı çıkmış ancak,
mecnun çölde avare imiş… Adına tapan hayvan imiş. Âşk imiş âşk, âşk yakar imiş. Cehennem âşıkları yakmaz, âşk cehennemi yakar imiş.
Âşksız beden nefes alsa da mefta imiş. Âşıklar ölmez imiş…”Ölen beden, ete kemiğe ağlama” demiş âşk eden… Âşk gözünü açan imiş, Âşık uyumaz imiş…Âşık gözünü âşkla açan imiş, âşkla gören, âşkı gören, âşkı bilen, âşkı yaşayan imiş… Âşkla yaşayan imiş âşk… Âşk bir istidad imiş, Fuzuli’de füzun…Gül de kırmızı kan, bülbülde ölüm. Âşk imiş ölüme en yakın, âşık ölse de kalsa da bir imiş… Âşkla okunan Kur’an Kur’an imiş, âşkla gören göz mekanı aşan imiş,
aşığın sözü zamanı geçer imiş, Âdem bu âşkı bilen imiş… ademin yokluğu, yoğun yoğu âşk imiş…
Âşk imiş varın varı… Âşk bir kapıya varan imiş…Kapıyı vuran kalp imiş, bir kere vurup,
bin kere duran imiş… Âşk imiş ölüm… “Ölmeden önce ölün” diyen Peygamber imiş, âleme sultan inmiş, Ahmed-i Mahmud-i Muhammed Mustafa imiş, aleme rahmet imiş… Âşk imiş Âşk! Âşk bu devirde yaşar değilmiş…Âşk bedene düşen değilmiş…
Âşk tene değen değilmiş. Âşk imiş âşk, geceleri aydınlatan, sabahları doğuran, gündüzleri çalışan,
akşamları ölen imiş… Gün batımında batan imiş âşk. Dünyayı satan imiş.
Âşk can imiş, canan imiş, candan imiş… Âşktan geçmeyen hayvan imiş…Âşık ölüme gülen imiş…Gül dalda solan imiş…
Soluğunda nefes imiş… Bülbül bir kere gülünü gören imiş, Leyla mecnuna tek kelime etmiş,
mecnun leylayı çölde duyar imiş… Âşk imiş Fuzuli! Âşk-ı Sadık, Âşk-ı Sahip, Âşk-ı Mahluk ,Âşk-a kul Fuzuli imiş…
Cenab-ı Âşk’a dua kabul imiş. Görmeden seven imiş, bedene sığan imiş…Sığdıran imiş… Âşk imiş divanda yatar imiş…Âşk bu kitaplara sığmaz, kelimeye dökülmez,
mecnunun dilinde düşmez imiş… Âşık Fuzuli imiş… Mecnunu âşık sanan hayvan imiş… Âşık Fuzuli imiş… Leylayı bâşka gören hayvan imiş… Âşık imiş Fuzuli, Âşk Fuzuli imiş… Çölde yürüyen ayakları Kays’ın sanan hayvan imiş… Âşk Mekke’de tavaf imiş, Kabe’yi bulan imiş, âşk bir dua imiş,
bire bin kere amin imiş. Âşk vahdet imiş.İhlas imiş, lütf-ü latif imiş âşk… Âşk imiş dilin kemiği, dil kemiksiz imiş… Âşk imiş kalbin sesi, bülbül artık suskun imiş… Âşk imiş ruhun kolu kanadı, bu devirde kırık imiş… Âşk imiş iman, âşk imiş İslam…bu devirde bilinmez imiş… Bilmeyen hayvan imiş… Âşk imiş, Rabbim âşkla bilinen imiş… Âşk-ı sadık bu sırra eren imiş… Âşık ölmez imiş… Öldü diyen hayvan imiş…Ölen hayvan imiş… Ete kemiğe bürünen Âşk Yunus imiş… Yusuf imiş… Salih imiş… İbrahim’de İsmail imiş… Muhammed Mustafa imiş Âşk…. Âşk… Âşk yaşatan imiş eri… Âşık bundan ölmez imiş… Âşk nefes imiş, ruh imiş, kainata üflenmiş… Âşk imiş Âşk… Ahh Min-el Âşk… Âşk imiş Âşk… âşk-ı sadık sensin Fuzuli… Seni savunan “gül” imiş, ölüme “gül”en imiş, âşkını bilen imiş…
|
Love Letters Generator at bigoo.ws
Elif,harflerin evvelidir.Elif-ba'daki bütün harflerin "asl'ı eliftir; Çünkü diğer bütün harfler elifin farklı formlarından müteşekkildir. Elifin noktası yoktur; kesrete bulaşmamıştır,vahşet üzeredir. Sonraki harfle birleşmez; kayıtsız ve hürdür. Ebcet hesabında elifin sayı değeri 1'dir. Cenab-i hakkın has ismi olan "Allah" lafza-i celali elif diye başlar. Elifi bilmek ne kadar farklı ve çeşitli görünürse görünsün, Bütün mahlukatın O!ndan ve O'nunla olduğu hakikatini bilmektir.
Şüphesiz ki elifin temsil ettiği manaları içinde taşıyan bir canlılık, Sadece maddi değil,manevi ve ebedi bir dirliktir. Ruhunun farkında olmadığı için gönlünü sahibine veremeyen, Dolayısıyla vahdeti idrak kabiliyeti körelmiş,kalbi kararmış, Canının içindeki elifi kaybetmiş bir beden, Sureta canlı görünsede aslında ölüdür,ceset hükmündedir. Şair bu yoruma eski yazımızın imlasından faydalanarak imkan veriyor. "Can" kelimesi "cim","elif" ve "nun" harfleriyle yazılır. Elif harfi bu kelimenin ortasında yahut içindedir. Eğer "can" ın ortasında veya içinde elif olmasaydı,bu kelime, "Gece karanlığıyla,örtüyle bir şeyin üzerinin kapatılması" manasına gelen "cen", ya da "çıldırmak" Manasınada gelen "cinn" lafzına dönüşecekti. O takdirde gönülde yer eden şey ya küfür ya cinnet hali olacaktı ki, Bu iki halde mutlak manada ölümdür,helak olmaktır. Şu halde canı can yapan içindeki eliftir. Elifle sembolize edilen hakikatlerin şuurunda olmayan insan, Canlı gibi görünsede yaşayan ölüdür.
Elifin bu temsili zati'den bir asır sonra vefat eden, İstanbul'da ki olanlar tekkesi şeyhi İbrahim Efendi de "Cihanın aslı ademdir/Elif yazılmasa demdir." mısralarıyla bir daha hatırlatır. "Adem" kelimesi "uzun elif" "dal" ve "mim" harflerinden mürekkeptir. Baştaki elifi kaldırırsanız,kelime,"kan" manasına gelen "dem" diye okunur.
Ademoğlu "zübde-i alem" olarak bu cihanın aslıdır; Dünya onun için yaratılmıştır. Elifle ifade edilen inanç ve tasavvurlar ademoğlunun başında durdukça, Dünyada yaradılış gayesine uygun bir hayat sürdürülebilecektir. Ama ademin başındaki elif kaldırılırsa,o zaman dünya kana bulanacak,cihanda kan olacak, İnsanlar birbirini yiyecektir.
Şeyhin mısralarını şöylede anlamak mümkündür: Elif vahdete,dem (kan) kesrete işarettir. Adem, yani insan,eliften, dolayısıyla vahdetten uzaklaşır,elifi yahut vahdeti kaybederse, Kesrete dalacak,maddeden ibaret kalacaktır ki artık ona adem degil"beşer" denir. Beşer, alemin aslıda değildir, Allahu Teala'nın bütün sıfatlarının tecelligahı da. Gönül yahut kalp, beşeriyetimizin değil, ademiyetimizin uzvudur çünkü.
(Semerkand dergisi) |
|
|
|
|